Referans Referans Referans Referans


Türkçe’miz Gitti Gidiyor...

İki hafta boyunca bir Mahmut Aşkar, bir Orhan Aras; “Sayın Başkan derginin yeni sayısına anadil Türkçe ile ilgili bir yazı yaz” deyip durdular. Cenabı Allah herkesi farklı kabiliyetlerde yaratmış. Bu yazı yazma işi, açıkça itiraf edeyim ki, benim çok becerebildiğim bir iş değil. Yazmasam olmaz mı, deyip kendimi kurtarmaya çalışıyorum ama arkadaşlar, olmaz otur yaz diyorlar. Ben de kendimi kurtaramayınca, Referans’ın her sayısı için kâğıda döktüğüm düşüncelerimi sizlerle paylaşıyorum.

Anadilimiz Türkçe, yaşadığımız şu Batı Avrupa’da, tabiri caizse, can çekişiyor. Yeni nesiller, anadilimizi ya hiç konuşmuyor, ya da yarı Türkçe, yarı Almanca, Flamanca veya Fransızca, nerede yaşıyorsa oranın diliyle karışık cümleler kurmaya çalışıyor. Eğer bu böyle devam eder ve gerekli önlemler alınmazsa, resmi, gayri resmi, sivil, aile ve fertler olarak, çok değil iki nesil sonra, Batı Avrupa’da Türkçe’miz tamamen kaybolur. Bu durumun farkında olanlar var, ciddi kaygılar duyanlar var ama maalesef çoğunluk ya hiç farkında değil veya umurunda değil... Hatta benim çocuğum Alman’dan veya Fransız’dan daha güzel Almanca veya Fransızca konuşuyor, fakat Türkçe’yi de çat pat konuşuyor deyip övünenler, hava atanlar da var. Biz zaten ölçüyü epeyce kaçırdığımızdan neye övünmemiz gerektiğini de bilmez duruma geldik. Genelleştirmek tabii ki yanlış olur ama ekseriyetin bu durumda olduğunu da görüyoruz. Kraldan fazla kralcı kesilmek bizim toplumda bulunan kronik bir hastalık olmuş maalesef.

Öncelikle fertler ve aileler olarak, yaptığımız hata ve yanlışları irdeleyerek durumumuza bakmak lazımdır diye düşünüyorum. Çocuklarımızın yetiştirilmesi konusunda çok ilgisiz ve sorumsuz olduğumuzu kabul etmek gerekir. Ne yapacağımı bilmiyorum diyerek bu sorumluluktan kurtulamayız. Bu çok ucuz bir savunma olur. Hiç unutmuyorum, birkaç sene önceydi; derneklerimizin birine yöneticilerimiz bir eğitimciyi, üyelerimizi bilgilendirmek için davet etmişler. Dernek başkanımız, üyeler bilgilensin diye çaylar ve köfteler bizden demesine rağmen, meseleyi basite alıp ilgi göstermemişler. İşte bu basit gibi görünen ama gerçek durumumuzu ortaya koyan ciddi bir örnektir. Evimizde çocuklarımızla Türkçe konuşmak yerine, birçok annenin çocuklarıyla, o çok kötü Almanca’sıyla konuştuğuna çok şahit olmuşumdur.

Çocuklarını Türk çocuklarından uzak tutarak Almanlarla arkadaşlık yapmalarını isteyen, sırf Almanca komşularına; benim çocuğum sadece Almanlarla arkadaşlık yapıyor intibaını uyandırmak isteyen velilere şahit oldum.

Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür, bunlar birçoklarınızın şahit olduğu olaylardır ve istisna değildir. Yani netice itibarıyla en büyük sıkıntımız, bilgisizliğimiz, ilgisizliğimiz ve kompleksimizdir bizi bu hallere düşüren.

İkinci önemli sebep, çok hoşgörülü, toleranslı ve anlayışlı olduğunu iddia eden ve içerisinde yaşadığımız bu toplumların, saydığımız bu değerlere çok uzak olan tavırlarıdır. Bu toplumların tüm katmanları, biz Türk/Müslüman azınlığı ciddi manada baskı altına alıyor. Mahalle baskısı olarak adlandırılan bu tutum, sivil, resmi, gayri resmi her alanda üzerimize çöreklenmiştir. Sürekli, suçlu gösterilmiş, dışlanmış, ötekileştirilmiş bir tavırla karşı karşıya bırakılmışız.

Üç lisanlı bir dünyada yaşarken anadilimiz Türkçe uyumunun önündeki en büyük engel olarak önümüze konmuş ve Türkçe’mizin yeni nesillere öğretilmemesi için ellerinden geleni yapmaya çalışmışlardır. Ebeveynlere, evinizde çocuklarınızla Almanca konuşun, telkinleri yapılmış, uyumun anahtarı dildir denilerek, uyumsuzluğun âlâsı yapılmıştır.

Anadilini bilen bir kişinin, ikinci ve üçüncü lisanı daha kolay ve iyi öğrenebileceği ilmen sabitken, bu ilmi tesbitler bile görülmemezlikten gelinmiştir. Dilini kaybeden, milliyetini kaybeder ilmi tespitti dikkate alacak olursak, burada uyumdan değil asimilasyondan bahsetmenin daha isabetli olacağı kanaatindeyiz. Buradaki asıl hedefin uyum değil, asimilasyon olduğunu görmek için çok akıllı olmaya da gerek yoktur. Maalesef her konuda olduğu gibi, bu konuda da oyuna gelmişiz ve kendimizi kabul ettirmek için anadilimizi terk etmeyi göze almışız. Burada Konfüçyüs’ün çok anlamlı bir sözünü hatırlıyorum. Diyor ki ‘Bir toplumu yok etmek için silahlarla gerek yok, dilini unutturmak yeterlidir. Bu bize yapıldı, yaptırıldı ve yaptırılıyor.

Avrupa’daki okullarda Türkçe dersleri ailelerin isteğine bırakıldı. Herhangi bir konuda istemediğiniz bir şey varsa, itiraz hakkınızı kullanmanız istenirken, sözkonusu Türkçe olunca, isterseniz müracaat ediniz yolu bilerek tercih edildi. Bizler zaten yeteri kadar duyarlı olmadığımız için, “Türkçe dersleri istiyorum” müracaatını da yapmadık. Anadil dersleri, “tavşanın suyunun suyu” misali muamele gördü. Müfredatta ya yer almadı veya akşam saatlerine kaydırıldı. Alınan notlar ders ortalamasında ve sınıf geçmede hiç dikkate alınmadığından dolayı, Türkçe derslerinin de böylece dikkate alınmasının önüne geçilmiş oldu.

Bazı eyaletler, Türkçe öğretme konusunu, Türkiye’den gelen öğretmenlere havale ederken, bazıları bu konuya Türkiye’den öğretmen kabul etmeden kendileri, istek olması durumunda, öğretmen atayarak meseleyi çözme yoluna gittiler. Her iki durumda da Türkçe anadil dersleri isteğe dayalı müracaata bağlanarak çözülmüş sanıldı.

Aileler bu konuda maalesef duyarsız davrandı, bazı öğretmenlerin ciddi gayretlerine rağmen yeterli müracaat olmadığı için birçok okulda Türkçe dersleri verilemedi. Verilenler de, zaman ve zemin sebebiyle gerekli neticeyi getiremedi. Buradaki mevcut sivil kitle kuruluşları da aslında bu sıkıntının farkına vardılar ve yeterli olmasa da kendi çabalarıyla bir şeyler yapmak için uğraştılar ama maalesef netice ortada; Türkçemiz gitti gidiyor…

Türkiye Cumhuriyeti hükümetleri de bu mevzuyu ve Türkçe’nin önemini maalesef kavrayamadılar. Alman yetkililerle bir konunun ciddi olarak ele alınıp müzakere edildiğini hiç sanmıyorum. Her gelen yetkilimiz, çocuklarınıza iyi Almanca öğretin dediler. Fakat anadilini de öğretin diyeni ben hiç duymadım. Kimlik kazanmanın anahtarı dilini bilmektedir. Kendi yarınlarımıza anadilimiz Türkçe’yi mutlaka öğretmek zorunda olduğumuzu ve bunun ciddi bir sorumluluk olduğunu unutmamalıyız. Sorumluluğu önce kendimizde aramalı, iğneyi önce kendimize batırmalıyız.

Atalarımız güzel demiş: “Bir dil bilen bir insan, iki dil bilen iki insan…”. Anadilini iyi bilen eğitimli bir gencimiz diğer lisanları da daha kolay öğrenebilir. Anadilini öğretmezseniz çocuğunuza bir kimlik de kazandıramazsınız. Kimliksiz bir kişilik olmaz, böyle bir şahsiyet kendisine yön tayin etmekte de zorlanır.

Türkçe bugün dünya dili olmaya doğru gitmektedir. Almanya’dan yola çıkan ta Çin’e kadar bu lisanla anlaşabileceğiniz insanlara her ülkede rastlarsınız. Türkçe’mizi küçümsemeyelim. Avusturya’dan ve kısmen İsviçre’den sonra Almanca bilen bulamazsınız ama Türkçe’yle her tarafta anlaşabileceğiniz insan bulursunuz. Aslında yaşadığımız Avrupa ülkeleri de ciddi bir yanlış içerisindedirler. Burada yetişen ve burada yaşayacak olan iyi Türkçe ve Almanca bilen nesiller onların da geleceğini belirleyeceklerdir. Öyle ise iyi Almanca ve Türkçe konuşan elemanlarla ta Çin’e kadar ulaşabilecekleri bir potansiyeli nasıl ihmal ederler bunu anlamak gerçekten mümkün değildir. ‘Bildiğim dil, dünyamın sınırlarını belirler’ diyen bir uyarı nasıl dikkate alınmaz… Onlar bunu dikkate almazsa biz çocuklarımızın mutlaka bu ölçülerde yetişmesi için gayret edelim. Hiçbir şeyin kıymeti kaybolmadan bilinmezmiş derler ya, biz de Türkçe’mizin kıymetini kaybolmadan bilelim.


YAZARIN DİĞER YAZILARI