Referans Referans Referans Referans


Sinan Yazı İsteyince….

Sinan yazı istedi. Önceden aldığım notlar var, bir gün önce ilk paragrafını yazdığım bir konu var... Son aylarda Türkiye siyaseti ve onun Alman basınına yansımaları beni herzamankinden daha fazla meşgul ediyor. Almanya’da bazı Türk kökenli yazarların kitapları veya onlarla yapılan söyleşiler üzerine söyleyecek sözlerim var... Bahar yorgunluğundan mı, yoksa üzerimde hissettiğim mesuliyetin ağırlığından mı; kendimi zor taşıyorum. Sanki gecenin geç saatleri değil ve vücudumun uyuyarak dinlenmeğe ihtiyacı yokmuş gibi ve dahası; sanki yine sabahın köründe kalkmayacak, iş için yollara düşmeyecekmişim gibi ve sanki tek işim yazarlıkmış, yazdıklarımızın da alıcıları sanki sıraya girmişler, dört gözle bekliyorlarmış gibi, düşünmek ve yazmak için köşeme çekiliyor, masama oturuyorum. Diğer odadan gelen ses; zamanın epey ilerlediğini ve yatma saatinin geldiğini hatırlatıyor. Faakt Sinan yazı istedi.... Aslında Sinan’în yazı istemesi, bir vesiledir, yazmak için bir bahanedir. Biz, bizi yazmasak da, biz, bizi yazanları okumasak da, birileri bizi kendi piyasasına göre yazıyor ve yazdıkları okunuyor Allah okunuyor...

Nerden başlasam, hangisini yazsam?... Sonra, yazdıklarımızı kim okuyacak? Toplumun temsilcilerinin zaten okumaya zamanları olmazmış... Onlar, sadece kendi adlarının geçtiği ve resimlerinin olduğu yere göz atarlar. İlk üç kitabıma kadar, Almanya’daki kuruluş temsilcilerimizin birçoğuna imzalayıp gönderdiğim kitapları aldıklarına dair tek bir geri dönüş olmayınca, bunların kitap ve yazarla olan mesafelerini anlamış oldum. Ortalama vatandaş zaten okumuyor. Onların burada yetişen evlatları da, Türkçe’yi beceremediklerinden dolayı okumuyorlar, diyeceğim amma velakin; burada yetişen bizim bu “dürzüler” Almanca da okumuyorlar…

Evin içinde biraz gezinedurdum; konular arasında gidip geliverdim. Birden bizim Ozan Yusuf’la akşam yaptığım telefon görüşmesini hatırladım: Avrupa Türklerinin meselelerini şiir diliyle anlatacaktı. “Ne kadar ilgi uyandırır, zihinlerde ne kadar yer işgal eder, bilmem ama...” diye başladığı serzenişine cevap olarak ben de; “Bu gidişle bizden sonra da zaten Türkçe yazan kalmayacak” dedim. Ozan vardiyalı çalıştığı işyerinden beni aramıştı, ben de uzun bir işgününün ardından, daha yorgunluğumu üzerimden atamadan, masamın başına geçmem gerektiğine karar vermiştim.

Türkiye’de olup bitenler kadar, Avrupa medyasına yansıtılma biçimi kanıma dokunuyor. Son günlerde yine İslam’ı karalayan, Müslümanları aşağılayan yazılar uykularıımı kaçırmaya başladı. Göz göre göre elimizden kayıp giden yeni kuşak Avrupa Türkleri kimin umurunda?... Bunları kendine dert edinen, üzerine vazife bilen buralı yazarlarımız, düşünürlerimiz, onlardan ibaret kendi dünyalarına küsmüşler, kimin umurunda? Ha bire anavatandan uçak dolusu menkîbeciler ve “ekran papazları” taşıyadursunlar bizimkiler... Nasıl olsa atalarımız; “Ev danasından öküz olmaz” demişlerdi bir kere...

Neredeyse her yediği-içtiği, yatıp-kalktığı kendini, cebindeki çok yönlü aletle ikide bir fotoğraflayarak, internet ortamında seyretmekten doyamayan, memleket meselesiyle uğraşmaktan kendi meselesine zaman bulamayan, sosyal medyakoliglerimizi yazacaktım. Almanya gibi bir ülkeden bile kat kat fazla tv haber kanallarına sahip Türkiye’de her Allah’ın günü saatlerce içi boş, derinliği olmayan, seyredenin beynini sulandıran, ufkunu daraltan, insanlar arasında önyargıları pekiştiren, siyaset dedikoduları üzerine kalem oynatacaktım.

Bir Alman profesörün; üniversiteler İslam dünyasının bir mahsulüdür, tesbitinden hareketle, “Bilim camiden çıkar” diyen Prof. Dr. Fuat Sezgin Hoca’ya atıfta bulunarak, eğitim ve bilgi seviyesi oldukça yüksek olan Almanya ve benzeri Avrupa ülkelerindeki camilerimizin, bu özelliğine yeniden kavuşması için görevlilerimizin dikkatini çekecektim. Emevi döneminin iktidar yanlısı dindarları ve ulemasını aratmayacak derecede kendini saltanat rüzgârına kaptıranların, rüzgar yön değiştirince, nasıl da o dönemin mağdurlarını hatırladıklarını ve iktidar nimetlerinden mahrum tutulunca, bu sefer mağdur rolü oynamaya başladıklarını yazacaktım….

Ve yine Emevi dönemi zulmüne son verme vaadiyle saltanatı ele geçiren o devrin mağdurlarının, daha sonra nasıl Emevileştiklerini ibretle seyrettiğimi okuyucularımla paylaşktıktan sonra; Ebu Muslim Horasanî’nin, Emeviler’den sonra iktidara gelen Abbasiler’in de akibetlerinin niçin bir öncekiler gibi olduğunu anlatan şu meşhur;”Onlar ki, eski dostlarının şerrinden emin oldukları için onlardan uzak durdular ve yeni düşmanlarını kendilerine dost tutabilmek için onlara yakın oldular. Fakat neticede eski dostlarına uzak durduklarından onları kaybettiler. Dost kazanmak istedikleri yeni düşmanlarından da kendilerine dost olmayınca, yıkılışları mukadder oldu.” yorumu üzerine bir yorum da ben yazacaktım… Bu da olmadı!

Memleketimiz, gözbebeğimiz Türkiye’de bizi sevindiren, gururlandıran, göğsümüzü kabartan çok güzel şeyler olurken; endişelendiren, geleceğe dair kaygılarımızı artıran, özellikle değerler temelinde meydana gelen arızalar, sarsıntılar, sulandırmalar, istikbale yürümek için yola koyulmuş bir milletin önündeki en büyük engellerdir. Yazar Hilmi Yavuz’un deyimiyle, “Adam haram yiyor, biz ona ‘helâl olsun!’ diyoruz” diyecek kadar ahlâkî yozlaşma ve hafife alma noktasına gelmiş Müslüman-Türk toplumunu üzerine kafa yoracaktım…

Fakat bunların hiçbirisini yapamadım… Sinan benden yazı istediği andan itibaren ben, bunlar arasında med-cezir olayı yaşadım: Denizler gibi kâh kıyıya hücum ettim, kâh kendi içime çekildim.


YAZARIN DİĞER YAZILARI