Referans Referans Referans Referans


Yeniden Kızılelma (2)

Kendi ürettikleri, düşünce dünyalarında bir yeri, çıkış noktası olan, kavramlarla bizi tanımlayanların karşısına, kültürel kodlarımız ve tarihi gerçeklerimizle örtüşen kendi kavramlarımızla çıkmalıyız artık.

Ülkemizin önde gelen ilahiyatçı yazarlarından Hayretttin Karaman’a göre, “İslâm kaynaklarında ‘millet’ din, ‘milliyet’ de bir dine aidiyet manâsında kullanıldığı için bugünkü milliyetçilik tartışmaları o günlerde ‘kavmiyetçilik, Türkçülük’ başlıkları altında tartışılıyordu(10)”. Özellikle yeni nesillerin dikkatini, “millet eşittir din” eşitlemesine çekmek istiyorum. Bir başka ifadeyle; millet demek, İslâm demektir. ‘Milliyet’in de, bir dine ait olmak gibi manası olduğuna göre; her milliyetçi aynı zamanda İslâmcıdır. Yine bir başka yoruma göre; “Millet, Kuran ve hadis kaynaklarının anahtar kelimelerinden biridir, sayısal insan topluluğu ifade etmez: kullanıldığı her yerde din, şeriat, giden yol anlamını verir (11)”. Milliyetçi-Ülkücü camianın çok yakından tanıdığı düşünürlerimizden Erol Güngör’e göre de; Türkçe’de kullandığımız “millet” tabiri, yakın zamana kadar “ümmet” veya “din cemaati” manâsına geliyordu; millet denince millet-i İslâmiye (İslâm cemaatı, ümmeti) anlaşılıyordu. (12)

Mutlaka bu kaynakları ve hatta bunlardan daha fazlasını bilenlerimiz çoktur. Kavramların yeniden altüst olduğu, zihinlerin karıştığı bir ortamda kendi (irfanî) normlarımıza göre millî meselelerimizi adlandıramazsak, kendimimizle çelişkiye düşeriz. “Milliyetçiler” kadar “İslâmcılar” da, benimsedikleri kavramların açılımını ve yorumlamasını, kendi medeniyet anlayışımıza göre yaparlarsa, kavramlar kadar insan olarak bizler de ne kadar iç içe olduğumuzu görmüş ve anlamış olurlar. Kavramlardaki bu yakınlaşma, ortak değerlerin çoğalmasına ve neticede millî hafızanın oluşmasına zemin hazırlar.


İdeolojik hegemonya

Geride bıraktığımız 20. Yüzyıl’ın içtimaî (sosyal), siyasî ve ideolojik paradigmalarının dünyada değiştiği, geçerliliğini kaybettiği kadar, ülkemizde de “resmi ideoloji”nin çöktüğü bir zamandayız. Homurdanmalar ve uğultular arasından zaman zaman yol gösterici ve ufuk açıcı sesler de yükselmese, siyasî ortam gibi zihinler de daha karmaşık bir hâl alacak. Âdeta fikir dünyamızın pusulasını kaybettik; hedefi belirleyemiyoruz. Dünya gidişatına göre şekillenen ideolojik paradigmalarımızın (değerler dizisi) hükmü kalmayınca, ne eskisi kadar kendimiz olabildik, ne de yeni bir şey ortaya koyabildik.

Resmî ideoloji bütün gayretlerine rağmen, “tipik Türk” yaratmada başarılı olamadı: Öğretilenlerle gerçek hayat arasındaki mesafe giderek açıldı ve yeniden her kesim kendi mecrasına döndü. Dün, ülkenin tamamında egemen olan ideolojinin yerine, şimdi Türkler, Kürtler, Sünniler ve Alevilerin kendi aralarında ideolojik hegemonya devri başladı. Her kesimin içinden etkili olan grup, mensubu olduğu kitlenin tamamı üzerinde hâkimiyet kurabilmek için olanca gücüyle gayret sarf ediyor. Meselâ, “Türkler” arasında etkin olan bir kesim, Türklüğün, milliyetçiliğin, vatanseverliğin tarifini yapıyor, onun kriterlerini ve kırmızı çizgilerini belirliyor. Bundan dolayıdır ki, “milliyetçilik” yarışına girenler kadar, en iyi müslüman olma yarışına, en iyi Alevi, en iyi Kürtçü olma yarışına girenler de, zaman zaman birbirlerini, “dava”ya ihanet etmekle suçlayabiliyorlar. Velhasılı kendi kriterlerine uymayanlar, kırmızı çizgiyi ihlal gerekçesiyle saha dışına atabiliyor. Benzeri “kriterler”, “Aleviler”, “Sünniler”, “Kürtler” ve “Atatürkçüler” için de geçerlidir. Hâl böyle olunca; doğru, haklı, kendi değerlerimizle barışık, zamanın ruhuna, ülke gerçeklerine uygun olanlar değil de; bazen silah, bazen para, bazen siyaset, bazen de medya gücüyle üstün olanların dedikleri oluyor.


Milletin ve insanlığın vicdanı...

İşte böylesi bir ortamda hem kendi etrafında hem de diğerlerinin etrafında dönebilmek, hem kendisi, hem de diğerleriyle olabilmek: Bütünü kucaklamak, herkese hitap edebilmek, Merhum Muhsin Yazıcıoğlu’nun bir söyleşide dediği gibi; milliyetçiliği, “bir milletin vicdanı” olarak görebilmektir aslolan...

İhtiyaç duyduğumuzda, Türk/İslâm tarihinde ilme, araştırmaya verilen önemden bahseder, zamanın büyük âlimlerini bir çırpıda sıralarız. Fakat son birkaç asırdan ilmin şu veya bu sahasında bugüne kadar dünya çaplı yetişmiş bir tek âlimimiz yok. Kültürümüzdeki hoşgörü, adalet, değil sadece insana, hayvanlar ve tabiata verilen değer, gösterilen ihtimamdan övgü ve gururla bahsederiz. Fakat sanki bu insanî ve İslâmî hasletlerimizi Batılılara havale etmiş ve onları gıptayla seyretmeye dalmışız. Totaliter rejimlerdeki ceberrut, adeta Tanrı yerine konulan, Hazreti İnsan’ı bir amaç değil araç olarak gören devlet anlayışına itiraz etmemiş, tam tersine; onu dünya görüşümüzün vazgeçilmezleri arasına oturtmuş, kutsallaştırmışız. Diğerlerini bilmem ama, eğer Türk Milleti’ne yeniden bir medeniyet projesi sunacak, Kızılelma göstereceksek; ademe hizmet, aleme hizmet düsturundan inanarak hareket edecek ve bu hedefe, önce insan olan kendisine ve kendi milletine saygı ve sevgiyle yoğrulmuş hizmetle başlamalıyız.

Bizi, vatan sevgisinden ümmet sevdasına taşıyan düşüncemizin özünde; farklı din, dil ırk ve renklerden yaratılmış insanlara duyulan derin saygının ifadesi yatmaktadır. Başka bir ifadeyle; Allah’ın âyetlerinden olan bu insani farklılığa iman etmeye, mensubu olduğumuz milleti sevmek ve sahiplenmekle başlıyor. “Öteki”ni kucaklamanın şartı, kendini bilmek ve kendisinden olanı sahiplenmektir.

İnsan haklarının en hararetli ve sahici savunucusu, millî olduğu kadar manevî değerlerin de bayraktarlığını yapan kesimin temsilcileri olmalıdır. Anadolu öyle bir kültür coğrayfasıdır ki, dünyanın en duyarlı, merhametli ve diğergam insanları bu topraklardan çıkar. Bu özelliklerimizle pekişen kültürel kimliğimiz, bizim farklılığımızı ortaya koymalıdır. Bir ülke veya bir medeniyet, ancak yüksek seviyede eğitimli ve kendi değerleriyle mücehhez, büyük hedefleri olan insanların omuzlarında yükselir.

Benim kuşaktan bir arkadaşımla sohbet ediyorduk. Futboldan konu açılmıştı: Futbolun, kitlelere dayatılan yeni bir “din” olduğunu izah ediyordum ki, arkadaş; Türk takımlarının başarısının Arupa’da yetişen gençlerimiz için çok önemli olduğunu ve onların gurur duyacakları bir şeyimizin olmasının gerektiğini söyledi. “Eyvah!” dedim içimden... “Gurur duyacak başarıları” futbol olanların, tekme yediği tarafa havalanan meşin top kadar ağırlıkları olur. Bizim gayretimiz de; “İnandığı gaye uğrunda nefsini aşmak cehdi”ni, stadyumlara akıp giden yığınların uğultularına rağmen gençliğimize duyurmaktır. Dünden ibret alarak ve dünden farklı olarak, 21. Yüzyıl gençliğimizin farkı; “düşman yaratmak” değil, “düşman”dan dost kazanmak olmalı, fakat eğriler karşısında doğru, ilkesizler karşısında ilkeli bir duruş sergilemeli, Milleti ve insanlık adına bir Kızılelma’sı olmalı!


Devamı:
Ebedi ittifak: Kızılelma

(10): Hayrettin Karaman, Ahmet Naim Bey ve kavimcilik, Yeni Şafak, 15/03/13
(11): Ali Bulaç,Kime Milliyetçi Denir?, Zaman Gazetesi, 30/9/13
(12): Erol Güngör, İslâmın Bugünkü Meseleleri


YAZARIN DİĞER YAZILARI

ATİB-Union der Türkisch – Islamischen Kulturvereine in Europa e.V.

Neusser Str. 553 | D-50737 Köln | Tel: 00 49 (221) 316010 | Fax: 00 49 (221) 323420 | e-mail: info@atib.org
Bankverbindung: Sparkasse KölnBonn Konto Nr: 1900 69 61 86 | BLZ: 370 501 98 | IBAN: DE393705 0198 1900 6961 86 | BIC: COLSDE33